Uzun tartışmalar, ertelenme süreci ve küratör değişiminden sonra 18. İstanbul Bienali nihayet bizlerle. İstanbul Bienali, küratör Christine Tohmé’nin ‘Üç Ayaklı Kedi’ başlığı altında kurguladığı bir yapı sunuyor. Programı üç yıla yayılacak bienalin ilk ayağı, 20 Eylül – 23 Kasım 2025 arasında Beyoğlu-Karaköy hattında yer alan 8 farklı mekânda sergilenecek. 30’u aşkın ülkeden 47 sanatçının eserlerinin yer aldığı sergilere, performanslar ve film gösterimlerinden oluşan bir kamusal program eşlik ediyor.

Bienalin başlığının Üç Ayaklı Kedi olduğunu duymak çok hoşuma gitmişti. Alttan alta çok güzel mesajlar verdiğini düşünmüştüm. İstanbul denince herkesin aklına kediler geliyor. Türk insanının yaklaşmını, hayatını aktarmak için yabancı arkadaşlarıma İstanbul’da çekilen Kedi belgeselini öneriyorum mesela. Bizim şehrimiz gibi, tatlı, sıcak, karmaşık, başına buyruk kuralları olan kediler, insanlar… Ve kedimiz İstanbul, bu aralar biraz buruk. Ülkenin ekonomisi nanay, dibimizde savaşlar devam ediyor, asaplar bozuk, neşemizde bir şeyler eksik. Şehrin Belediye Başkanı tutuklu, şehri yöneten birçok başka kilit isim içeride, il kongresi, il meclisi, her yer karma karışık, tartışmalı. Bu karmaşanın insanın başını döndürmesi için bir taraf tutmana gerek yok; kim yönetirse yönetsin, şehrin yöneticilerinin yargılanmadan tutuklu olması başlı başına bir demokratik sorun. Şehrimiz üç ayaklı bir kedi gibi, seke seke gidiyor. O yüzden dedim ki, “Ne kadar da güzel düşünülmüş bir başlık.” Hayır arkadaşım, aslında bu başlık böyle düşünülmemiş. Onu, bu ülkenin vatandaşı olarak sorunlarıyla boğuşan ben öyle okumuşum. Bienal, “kendini koruma” ve “gelecek olasılıkları” temaları etrafında şekilleniyormuş. Dününden bugününe milyonlarca hikaye anlatılacak İstanbul’a şöyle bir değinmeyi hiç düşünmüş mü İstanbul Bienalimiz? Yok. Bu görmezden gelmeden bıktım usandım vallahi dostlarım.
Herkese çay sana karakter
Bienallerin, gösterildikleri şehrin hikâyelerini anlatmak gibi bir misyonları yok elbette; sonuçta amaç, dünya çapında eserleri tanıtmak. Fakat o şehirden bu kadar kopuk olmaları da abestle iştigal oluyor. Son birkaç ayda Finlandiya ve Kolombiya’da iki bienal gezdim. Evet, bienaller şehri anlatmıyor ama mutlaka o ülkenin, şehrin dokusunu, hikayesini, insanlarını hissediyorsunuz eserlerde. Geçtiğimiz hafta sonu Financial Times’da çıkan (As globalisation retreatrs, biennials are booming) Eylül ayında açılan ve hatta İstanbul Bienali’nden de bahsedilen yazıda, İstanbul’dan seçilen sanatçı Cevdet Erek’in Liverpool Bienali’nde şehrin tarihine çok iyi bir gönderme yapan bir yerleştirme yapması övülmüş. Bahsettiğim tam olarak bu…
Bizim bienalin ön gösterimden sonra masaya oturup bienali tartıştığımız arkadaşlarımla konuyu çok zorladık… Mesela bir arkadaşım, bari birşeyleri bağlama hevesiyle, bienaldaki rehberlere sürekli, “Burada aslına şehre şöyle bir referans mı verilmek istenmiş? Böyle gizli bir mesaj mı var?” gibi sorular sormuş. Yok… Ülkenin, şehrin yansıması neredeyse yok. Belki de gerçek şehirle, ülkeyle özdeşleşim bu maalesef. İçinde yüzdüğümüz problemleri, görmüyormuş, duymuyormuş gibi yapmak. E şekerim, en çok izlediğiniz, para kazandırdığınız ünlüler de öyle yapmıyor mu zaten?


Neyse ki, Külah Fabrikası’nda Doruntina Kastrati’nin mekanla özellile ses enstalasyonu ile çok iyi konuşan bir iş olarak, İstanbul’daki lokum fabrikalarında çalışan kadınların görünmez emeğini konu aldığı “Şarkıları yutan bir korno” işi, Galeri 77’de Dilek Winchester’ın İstanbul’daki diller üzerinden yola çıkarak ürettiği diller ve sesler üzerine olan işleri, Meclis-i Mebusan 35’te Pilar Quinteros’un heykeltıraş Muzaffer Ertoran’ın “İşçi” isimli anıtından yola çıkarak ortaya koyduğu “İşçi Sınıfı” işi ve son olarak Zihni Han’da Elif Saydam’ın kuir toplulukların geleneksel aile hayatına tehdit olarak algılanmasını ele aldığı “Misafirperverlik” enstalasyonu bienaldeki tek tük ülke ve kültürle bağdaşan işlerden. Elif Saydam’ın enstalasyonunda yer alan resimlerden birinde “Herkese çay sana karakter” yazıyor. Hah işte, ben de bir dahaki bienale biraz daha karakter diliyorum…

Sorun Çorbası: “Hiçbir şey anlamamak için sayfa “13’e geri dönmelisiniz”
Şehirle ya da ülkeyle kurulan bağları bir kenara bırakalım; bienal, genel bir mesaj vermekte bile zayıf kalıyor. Nitekim bir önceki İstanbul Bienali’nde de belirgin bir tema yoktu. Bu seneki bienalin konusunu bienal için paylaşılan bültenden yapıştırıyorum buraya:
“Giderek hızlanan yıkım, zorunlu göçler ve önü alınamayan krizler tüm ufukları ve gelecek olasılıklarını paramparça ediyor. Sürekli daralan bir şimdiyle karşı karşıya kalan bedenlerimiz, pek çok saate ayak uydurmaya zorlanıyor: kimisi hızlı kimisi yavaş kimisi bozuk. Bir sendeleyip bir ileri atıldığımız ikili bir devinim içine hapsolmuş, dengede durabileceğimiz adımı atmaya çabalıyoruz. Tıpkı kedi gibi biz de kendi etrafımızda dönüyor, kıvrılıyor, kaybolup yeniden ortaya çıkıyoruz. Yönümüzü bulmaya çalışırken, dinlenmeyi öğreniyor, bir yandan da korunmaya ve onarılmaya muhtaç parçalarımıza sahip çıkıyoruz.”
Kültür-sanat bültenlerini anlamak için Türkçe bilmek yetmiyor biliyorsunuz. Ağdalı mağdalı bir laflar ediliyor, sen de diyorsun ki, bir gezeyim de anlarım herhalde. Bienali anlamak çok zor, çünkü ben size baştan söyleyeyim, bir hikayesi yok aslında. Bakıyorsun sayborg Çinliler despotik ülke kuruyor, oradan Arap Emirlikleri hızlı modernleşiyormuş göç oluyormuş filan, ona geçiyoruz, derken hop Venezüela’da petrol krizi, yok Afrika’nın bilmem neresindeki çete sorunları… Yahu her şey var. Zor zamanlarda doyulacak bir aşure desen değil, aşurenin bile nispeten bütünlüğü var. Aklına gelen her dertten kattığın bir sorun çorbası adeta. Ali Eyal’in bu bienalde yer alan işinin ismi gibi, “Hiçbir şey anlamamak için sayfa “13”e geri dönmelisiniz”
Aslında tek tek baktığında beğenilecek birçok eser var. Özellikle küratörün Orta Doğulu olmasından dolayı o coğrafyaya bir odaklanma söz konusu. Keşke daha derli toplu olsaydı, tadını daha çok çıkarabilseydik. Özellikle eleştirel işler çok daha gerçekten bugün o bienalde gezen herhangi bir dünya insanı için çok daha öğretici, etkileyici ve süren savaşlar sebebiyle üzerinde konuşmaya heveslendirecek işler olarak geldi bana. Örneğin; Zihni Han’da Sohail Salem’in Birleşmiş Milletler yardımıyla mülteci kampından çıkarılan sanatçı defterlerinin kopyaları ve eserlerinin hem kendileri hem hikayesi çok etkileyici. Galeri 77’de Haig Aivazian’ın “Fenerler sizin olsun, ışık bizimdir” çizgi dizisinin, “haklılar” kazanana kadar başından kalkmak istemiyorsunuz.

Orta Doğu’nun dışına çıkarsak, Celina Eceiza’nın Zihni Han’ın alt katında yer alan, diğer eserlerin aksine pozitif bir mesaj veren ve insanı mutlu eden ‘misafirperver’ mekân yerleştirmesi: “Yuva şişen bir meyvedir”; Jasleen Kaur’un, benim beyaz yaka dünyasında fazlasıyla maruz kaldığım ve artık fenalık getiren ‘wellness’ kültürünü ele aldığı “Bedenim bir kasvet tapınağı” yerleştirmesi, Ian Davis’in distopik resimleri, Meclis-i Mebusan 35’te VASKOS’un “Yunanlık” ikonografisini yeniden yorumu hoşuma giden ve bu karmaşık mesajlar bienalinde size önerdiğim işlerden.

Ya bu işler ne?
Geçen bienallerde şehre yayılmak, Fatih’ten Adalar’a normalde giremediğimiz şehir mirası binalara girmek çok hoş olmuştu. Bu kez de yine girmediğimiz yerlere giriyoruz ama bir tık daha az heyecanlandırıcı, diğer yandan bir tık daha kolay gezilesi. Mekanlar birbirine yakın olduğu için iki günde bitirebilirsiniz gezmeyi. Bu bienal de bizlere Zihni Han’ın muazzam İstanbul manzarası, Elhamra Han’dan görülen harika St. Antuan Katolik Kilisesi manzarası, içindeki işlerle de eşleşen Külah Fabrikası’nın ortamı, güzelim Eski Fransız Yetimhanesi bahçesini sunuyor.
Sürekli İKSV’yi eleştiren biri olmak istemediğim için, ana sorunların yanında beğendiğim noktaları da yazdım; lafı epey uzattım. Daha gidilecek çok yol, söylenecek çok söz var. Lütfen, rica ediyoruz, söyleyin, üzerine konuşalım İKSV’den beklentilerimiz devam ederken, şarkılarımız da devam ediyor. Bu aralar devletimizin henüz kanunen olmasa da uygulamada yasaklamaya başladığı kuir kültürün bir üyesi olarak “pek fena” ilan edilen, başı dertlere giren Mabel Matiz’in şarkısının sözlerini paylaşarak (evet, İKSV’ye alt mesajlı) şarkımı söylüyorum:
“Beni boş ver de, ya bu işler ne?
Yıkılır dünya, başımız yerde
Aman, aman”

Yorum bırakın