“Bir sapık gibi bir benzin istasyonunda takılıp duruyordum. O zamanın fotoğrafçıları bunun fotoğraf çekmek için en çılgın yer olduğunu söylerdi. Çünkü konu son derece cazibesiz. Sıkıcı. Burada hiçbir dramatik şey yok. Ama sıkıcılığın içinde çok ilginç bir şey var. O anda son derece sıradan görünen bir şey, neredeyse 40 yıl sonra dönüp baktığında ilginç hâle geliyor: pompa değişmiş, kıyafetler değişmiş, araba değişmiş. Bu bize tüketim kültürü ve petrol ile benzine ne kadar bağımlı olduğumuz hakkında bir şey söylüyor.”
Martin Parr
Sabahları işe giderken toplu taşımada insanları izliyorum. %90’ı mutlaka telefonuna bakıyor. Kimse kafasını kaldırıp çevresindeki insanlara, yola ya da bomboş havaya bakmıyor. Sıradan hayat pek ilgi çekmiyor. Algoritmanın bize önerdikleri daha ilgi çekici, belli ki…
Bu arada kahramanlık yapmaya gerek yok; ben de sık sık telefonuma bakıyorum. Telefondan sıradan hayatlara bakıyorum mesela. Son dönemde oldukça ünlenen ve benim de bir sergisi üzerine yazdığım fotoğrafçı Sam Youkilis, sıradan hayatları çekiyor. Çayını karıştıran bir adam, durup bakınan bir kedi, baklava yapan bir usta, günlük servisini yapan bir barista… Ege ve Akdeniz’deki sıradan hayatlar ile ilgili de bir sürü hesap var. Denizin ışıltısı, domatesin kırmızısı, dedikodu yapan kadınlar… Günlük, sıradan ama güzel hayatlar. Bakmasını bilirsen… Biz de telefondan bakıyoruz işte…
İnsanlara bakmasını bilenlerden biri de yakın zamanda vefat eden İngiliz fotoğraf sanatçısı Martin Parr. Sanatçı 1952’de, İngiltere’nin tam bir orta sınıf vitrini olan Epsom kasabasında doğuyor. Epsom; olaysız, hayatın büyük sürprizler barındırmadığı bir banliyö. Parr, fotoğrafçı dedesinin etkisiyle bu sakin kasabada fotoğraf çekmeye başlıyor. Manchester’da fotoğraf eğitimi aldıktan sonra önce siyah-beyaz işler üretiyor, ardından 80’lerde renkli fotoğrafa geçiyor. Parr, sıradan olanı renkli fotoğraf üzerinden ele alarak parlak, abartılı ve yer yer rahatsız edici kendine has dilini inşa ediyor. Fotoğrafları o dönem için o kadar sıra dışı ki, 1994’te Magnum Photos’a katılması epey olaylı oluyor. Parr’ın ironik, yer yer alaycı ve renkli işleri bazı üyeler tarafından fazla yüzeysel ya da “ciddi olmayan” bulunuyor. Hatta üyeliği ciddi şekilde tartışmaya açılıyor.

Kısacası Parr’ın hikâyesi, sıradan görünen şeylerin aslında ne kadar tuhaf, komik ve bazen de rahatsız edici olabileceğini fark eden birinin hikâyesi. Kendisinin fotoğraflarını ilk gördüğümde; buruşmuş derili ve abartılı süslü yaşlı insanlar, parti kızları, garip köpekler… Fotoğraf festivali Images Vevey kapsamında İsviçre’nin kalıpların dışına çıkmaya pek alışık olmayan sakin şehri Vevey’in sokaklarında, dev reklam panolarında sergileniyordu. Bu garipliğe ve renklere vurulmuştum. Sonra da Parr’ın Mavi ile bir işbirliği kapsamında İstanbul’a geldiğini keşfetmiş, markanın promosyon olarak bastırdığı kitabı fellik fellik aramıştım.
Son dönemde ise Parr’ın peşine Paris’te Jeu de Paume’da düştüm. 24 Mayıs’a kadar devam edecek ve 180 fotoğraftan oluşan “Global Warning” sergisi, sanatçının 50 yılda çektiği ironik, dobra ve çoğu zaman esprili fotoğrafları bir araya getiriyor. Sergi, Batı toplumunun gezegenle kurduğu sürdürülemez ilişkiye, asla yargı içermeyen bir bakış sunuyor. İnsanların tatil yapmak ya da yüzmek için plajlara üst üste doluşması; adım atacak yer kalmaması; dolu sigara küllüklerinden taşan çöplerle her yeri talan etmeleri… Alışveriş merkezlerinde indirim için birbirine girmeleri; hayvanları süslemeleri, hatta öldürüp doldurmaları; turistlerin fotoğraf çekmekle kafayı bozmuş olması; birilerinin telefonlarıyla aşırı meşgul olması… Plastik, kötü yiyecekler, aşırı bronzlaşmış tenler, zenginlerin abartılı lüks zevkleri, dandik hediyelik eşyalar… Bunlar hep Parr’ın gördüğü ve bize sunduğu kareler.
Bu sahnelere bakarken doğal olarak sanatçının insanlığı sorguladığını düşünebilirsiniz. Ama işin ilginç tarafı şu: Parr aslında hiç sorgulamıyor; sadece izliyor ve belgeliyor. Örneğin, yüzme bilmemesine rağmen İngiltere’den İspanya’ya, oradan Çin’e kadar birçok farklı ülkede plajları dolaşıp fotoğraflar çekiyor. “Bir ülkeyi anlamanın yolu biraz da plajlarına bakmaktan geçer,” diyor. Çünkü plajlar, insanların tüm garipliklerini ve kendine has alışkanlıklarını en çıplak hâliyle sergilediği nadir kamusal alanlardan biri.

Ya da mesela, Moskova’da 1991’de açılan ilk McDonald’s’ı ve insanların bu Amerikan ikonunu heyecanla karşılayışını fotoğraflıyor. Bu fotoğraflara bakarken, doğup büyüdüğüm İzmir’de Montrö Meydanı’nda ilkokuldayken 90’larda açılan ilk McDonald’s’a heyecanla gidişimizi ve sıraya girişimizi hatırlıyorum. Ya da mesela, benim de o an Paris’te bir turist olarak durmadan fotoğraf çekiyor oluşumu… Martin Parr benim yaptığım bu sıradan şeylere baksa, bir anda ilginç birine dönüşüyorum.


“İnsanların bu kadar açıkça işe yaramaz şeyler olmalarına rağmen neden hatıra eşyası aldıklarını sık sık merak ederim. Hatıra eşyası satın alma dürtüsü, sanırım yalnızca fotoğraf çekme takıntısından sonra gelir. Ne zaman bir ikinci el dükkânına girsem, rafların terk edilmiş hatıra eşyalarıyla dolu olmasına şaşırırım. Bu nesneler aslında işlevlerini çoktan yerine getirmiştir: yolculuğun zirve anını temsil etmişlerdir ve bu yüzden artık gözden çıkarılabilirler. Bir noktada şu farkındalık da yavaş yavaş belirir: bu satın alma tamamen anlamsızdır.”
Yargılamıyor, düzeltmeye ya da anlamlandırmaya çalışmıyor, estetize etmiyor. Klişeleriyle, sıradanlığıyla, güzelliğiyle, çirkinliğiyle insanlığı ilginç buluyor; izliyor, gözlüyor ve fotoğraflıyor. Bakıyorsun ve diyorsun ki: çok acayip bir varlığız… Sanki hayvanat bahçesinde hayvanları izler gibi, Parr’ın gözüyle baktığımızda insanları izliyoruz. Terlerken, döke saça yerken, beklerken, sıkılırken…
Bu sıradan anlar, insanlar ve objeler, Martin Parr’ın gördüğü gibi baktığımızda ilginçleşiyor. Bu bakımdan Parr’ı, bir diğer çok sevdiğim İngiliz sanatçı David Hockney’e benzetiyorum. Hockney de insanları ve özellikle doğayı, mevsimleri izliyor; fark etmeden yürüyüp geçtiğimiz yolları, hayatımızda kim bilir kaç kez şahit olduğumuz mevsim geçişlerini büyük bir merak ve ilgiyle ele alıyor. Parr gibi çarpıcı renkler kullanarak, dünyayı bir de onun gözünden yeniden görmemizi sağlıyor.
İnsanlar, hayvanlar, objeler, ağaçlar… Hepsi sıradan, sürprizsiz ve tam da bu yüzden ilginç. Sergiden çıkarken şunu düşünüyorum: Hayatta sürekli bir sonraki adımı ya da büyük sürprizleri beklemek yerine, gerçekten bakmayı öğrenmek gerekiyor. Çünkü dikkatle baktığında en çirkin, en ucuz, en yapay şey bile ilginçleşiyor.
Yeni karar: Sürpriz beklemiyoruz. Görmeyi öğreniyoruz.

Yorum bırakın