“O kadar berbat bir dünyada yaşıyoruz ki Burhan, ressamın görevi kesinlikle bu berbat hale işaret etmek değil, hele izleyiciyi mutlu etmek hiç değil. Asıl berbat olan, insanların içinde yaşadıkları rezil durumu sorgulamadan kabullenmeleri. Bir itirazı nasıl harekete geçirebilirim derdinde olmalısın. Yaranın kapanmaması için sürekli kabuğunu kaldırmak gerekiyor.”
Mehmet Güleryüz
Bu ülkede yaşayan her orta halli aile gibi, ailem bana ve kardeşime özene bezene emek verdi. Kendilerinden daha iyi hayatlar yaşayalım, daha güzel imkanlara sahip olalım istediler. Bize doğruyu, güzeli öğrettiler. Cumhuriyetin yaratmak istediği insan modeline uygun olarak Anadolu Lisesi’nde okudum, sonra özel bir üniversitede burslu okudum, ardından yurtdışında yüksek lisanslar yaptım, ülkeme döndüm. Gel gör ki ülkem, Cumhuriyet modelini artık sevmediğine karar verdi. Yolda yürürken kim vurduya gitmediğim, kimseye zararı olmayan fikrimi ifade ettiğim için polis evimi basıp beni tutuklamadığı için şanslı sayılır oldum. Modeli bozdum (belki de yeni modele uydum) ve insanca yaşayabilmek, ailemin beni büyütürken yaşamamı hayal ettikleri hayatı yaşayabilmek için ülkemi terk ettim. Başka bir ülkede yaşıyorum, çalışıp emeğimin karşılığını alıyorum, bir dünya insanı olarak saygı görüyorum. Yaşadığım yerdeki herkes gibi bu hayatı (bir T.C. vatandaşına inanılır gibi gelmeyecek kadar) sıfır tasayla yaşayabilirim dilersem. Ciddiyim. Sıfır. Ama yaşayamıyorum. Ben niye polis gazı yemedim, ben şimdi dandik vatandaş mıyım diyerek oturduğum huzur dolu mahallede huzursuzca dolanıp duruyorum.
Müptelası olmuşum kötü haberin ve huzursuzluğun. İnternette tazı gibi dolaşıp kim özgürlüğün, demokrasinin yanında, kim haksızlığa karşı durmaktan artık bir zahmet çekinmiyor taraması yapıyorum. (Bana mı düştü yargı dağıtmak, bilemiyorum…) Neslihan İmamoğlu’nun hazırlardığı web sitesindeki listede duruş gösteren ve gösterir gibi yapan sanat kurumlarının açıklamalarına okuyorum. Bu ılık duruşlarınızdan, yandaş tavrılarınızdan (merhaba Contemporary Istanbul) sonunda bizi kazanlara attılar a canım. Hala birşey söylemeyenlerin gelecekte aramızda olmamasını umuyorum… Sonra konuşacak birilerini bulmanın canlılığı geliyor; çünkü Burhan Kum ile yeni sergisi üzerine konuşacağız. Hiçbir zaman sözünü söylemekten kaçınmamış bir sanatçı kendisi. (Önceki sergilerinden Göz Kararı’nı buradan hatırlayabilirsiniz.) Çok sevdiği ve dostluk ettiği Mehmet Güleryüz’ün yazının başında paylaştığım sözlerinden yola çıkarak, Güleryüz’e adadığı 10 Mayıs’a kadar Antalya’daki Gülden Bostancı Galeri’de görülebilecek “Yaranın Kabuğunu Kaldırmak Gibi…” sergisi üzerine konuşuyoruz Burhan Kum ile.
Burhan Kum iki yıl boyunca üzerine düşünüp bir yılda ortaya çıkardığı sergiyi düşünme sürecinde sanatın nasıl bir propaganda aracı olarak nasıl ve kimler tarafından kullanıldığına kafa yormuş. Bugünlerde gazeteyi açtığın her gün Ukrayna’da savaş, Gazze’de savaş, Trump’ın Kanada da Grönland de benim naraları, Çin’in komşu topraklarını işgali… Zorbalık, kötülük, kan revan gırla gidiyor. Aslında geçmişten bu yana değişen birşey yok. Sadece 300 yıl önceki sömürgeciliği, Afrika’nın sömürgeciler arasında parça parça bölünüşünü anlamak bugünü anlamayı daha kolaylaştırıyor diyor sanatçı. Peki sanatçılar bu ve sonraki dönemlerde ne yapmış? Neyi savunmuşlar? Nasıl insanlarmış? Aslına bakarsan bugün çok ünlü, çok başarılı addettiğimiz bir çok sanatçı zorbalığın, sistemin bir parçasıydı; devletlerin propaganda araçlarıydı diyor Burhan Kum. Rönesans döneminde sanat ve sanatçılar, dini pazarlamak için birer propaganda aracı. Barok dönemde sömürgecilik, cinayetler, yine sanat aracılığı ile perdeleniyor. Yüksek batı sanatının övünç kaynaklarından Rembrandt, Hollanda dünyanın başka köşelerinde başka halkaların kaynaklarına kan gövdeyi götürterekten çökerken, ‘’aa onu boşver kuşa bak!’’ der gibi, insanlara olan biteni değil, ışığı estetiği konuşturuyor. Bugün Trump’ın, Musk’ın tablosunu yapsalar, adamların politik kimliklerini bir yana bırakıp ay bu tablonun estetiği, ışığı pek hoş diyebilir miyiz? Tarih boyunca demişiz işte…


Kum’un konu ettiği sanatçılardan hepimizin bilmese de o havası buğulu oryantalist tablolarından işlerini iyi tanıdığı Jean-Léon Gérôme, Edward Said’in tanımladığı oryantalizmin imgeye dökülmüş hali mesela… Gérôme, doğunun batı kafasındaki imgesini oluşturan adam, diye anlatıyor Burhan Kum; türbanlar, beyaz tenli kadınlar… ‘’Bu güzel kadınlara sahip çöl bedevilerinin birşey bildiği yok, bizim bilgimize, yönetimimize ihtiyaçları var,’’ diye imgeler üzerinden kendini politik olarak doğruluyor sömürgeci batı.Burhan Kum bu anlatıların üzerindeki örtüyü kaldırıyor sergisinde imgeler ile. Yıllardır övgülerle söz ettiğimiz ustalar, müzeler, aslında çıplak krallardır diyor.

Kum’un resmettiği bir başka özellikle bahsettiği ve resmettiği isim de Picasso. Sergideki resimlerinden birinde Picasso’yu bir kumsalda yürürken görüyoruz. Picasso ile kendisini güneşten koruyan şemsiyeyi Picasso’nun berbat davrandığı sevgilisi kendisi de ressam olan fakat resimlerini sergilemesi için Picasso’nun izin vermediği Françoise Gilot tutuyor. Resimdeki köpeği ise Burhan Kum, Picasso’nun kadınlara köpek gibi davranmasına gönderme olarak eklemiş.

Bu hikayeyi dinledikten sonra, gördüğüm kadına şiddet içeren, hayat kadınları içeren onlarca Picasso tablosunu tekrar düşünüyorum. Belli ki Picasso aynı şeyi görmüyoruz baktığımızda… Kum ayrıca Picasso’nun Afrika maskelerinden esinlenen kübist tarzının batı için bir nevi hırsızlık ve sömürge meşrulaştırılması olduğunu düşünüyor. Fransızlar sömürgeleştirdikleri Afrika ülkelerindeki insanların ritüel olarak kullandıkları masklara, eşyalara insanları öldürüp kaynakalarını ülkelerini ele geçirmek suretiyle el koyuyorlar. Sonra çıkıp Avrupalı bir ressam bu masklardan esinlenerek resim yaptığında, ‘’Bak gördün mü, iyi ki el koyup getirmişiz, biz elimizdekini güzelleştiriyoruz,’’ oluyor diyor Kum. Sanatçı bu tip durumlarda toplumun yanında, toplumun bir parçası olmuş olmuyor; iktidarın, devletlerin bizi manipüle ettikleri anlatıların bir aracı oluyorlar diyor Kum. Burhan Kum, kendi resimleri aracılığı ile bu lekeli ‘lekesiz’ sanatçıları, müzeleri bu sergisi ile tarihe bir not olarak düşüyor. Başta değindiğim konuya dönersem, serginin bu tarihlere denk gelmesi pek acayip bir rastlantı hakikaten. Bugün dünyanın bulunduğu durumda yerli yabancı ses çıkarmayan ‘’banabirşeyolmasın’’cı her sanatçı ve sanat kurumu da mevcut zorba iktidarların aracı olmuş oluyor. Hangilerinin bir de bu kötü çorbada tuzu bulunacak, onu bizden sonrakiler görecek….
Köklere dönüş
Burhan Kum, bu sergisinde daha önceki sergilerinde görmediğimiz soyut resim çalışmalarına da geniş yer vermiş bana göre bir değişiklik, kendisine göre bir öze dönüş olarak. Resmin temel gerçekliğinden kopmamak için soyuta dönmek, bu pratiği yapmak gerekiyor, diyor sanatçı. Resimde düşünmen gereken tüm detaylar ince/kalın, açık/koyu, uzak/yakın, sığ/derin, yatay/dikey, serbest/geometrik, yüksek/alçak, durağan/hareketli, flu/net, parlak/mat, boşluk/doluluk soyutta yer alıyor. Bu detaylar aynı zamanda sürekli pratik etmen gereken temel detaylar. Burhan Kum, futbolcu Messi’den örnek veriyor anlamam için. Messi, gençlik yıllarında herkesten iyi olmasına rağmen takım antremanları bitip herkes dağıldıktan sonra sahada kalır ve 500 tane şut atarmış kaleye. İhtiyacın yok, neden atıyorsun diye sorulduğunda, bütn bu basit şutları devamlı attığım için ihtiyacım olmuyor, demiş. İşte soyut da böyle Kum için; daha iyisini yapabilmen için yapman gereken temel el alışkanlığı. İhtiyacın olduğunda, çözüm bulamadığında soyut düşünebildiğinde meseleyi daha kolay çözebiliyorsun. Dönebildiğin, yolunu tekrar bulabildiğin bir liman gibi soyut.

Her şey Allah’a kalmış
Sanatçı ne kadar köklere dönmek ya da kendi dünyasında kalmak isterse istesin, entelektüel birikimiyle hayat ve toplumla ilgili kafa yorup fikir üretmek isterse istesin, onu çevreleyen dış dünya bambaşka. Aslında bu hepimiz için geçerli. Ne yaparsak, ne düşünürsek düşünelim, içinde yaşadığımız başka bir gerçeklik var. Burhan Kum’un bunu çok iyi yansıtan resimlerinden biri olan Resmi Dilek (Temenni) resmi, bu sebepten sergide en sevdiğim resimlerden biri oldu. Kum, bir gün gazetede kebapçı açılışında dua eden bir topluluğun olduğu bir fotoğraf görmüş. Her şey Allah’a kalmış, diyor sanatçı. Biz burada resim yaparak hayatta kalmaya çalışıyoruz, sanatçı olarak bir valık mücadelesi veriyoruz, elalem orada kebapçı açılışında bile Allah’tan medet umar durumda. Mücadele yok, Allah var. O yüzden, kendini sanatçı olarak ortada konumlandırdığı, bu arada toplumun klişe sever anlayışına uygun karlı dağlar resmettiği, çevresinde de kebapçı dua güruhunun bu kez kendisi için dua ettiği bir resim yapmış. Belki Allah yardım eder… Bu resimde, sergideki tüm resimlerde yer alan sevdiğim bir detay olarak, sanatçı, “bizim yaşadığımız” dünyayı renkli, diğerlerinin dünyasını ise renksiz resmetmiş.

Burhan Kum’un sergisinde, konuşulacak, düşünülecek daha çok detay var, ama ben kendi özetimi burada bitiyorum. Eserlerin dışında, Kum’un her sergide yapmayı sevdiği gibi, mekana özgü yerleştirme ile sergiye konuk ettiği dinci cennah tarafından pek yasaklı olan Osman Hamdi de sergiye konuk olmuş, sergiyi ziyaret edenleri bekleyen sürprizlerden.
İşimizi, özgürlüğümüzü, kimliklerimizi yüce varlıkların ya da onları kullanıp hak ihlali yapanların insafına bırakmayanlar olarak, sizleri bu sergiye davet eder, hepimize daha güzel günler dilerim.
Burhan Kum’un “Yaranın Kabuğunu Kaldırmak Gibi…” sergisi, 10 Mayıs 2025’e kadar Gülden Bostancı Gallery’de görülebilir.

Yorum bırakın