“Er ya da geç, bu dünyanın ezilmişleri, ister salı günü ister çarşamba günü, Londra’nın,
Roma’nın ve Paris’in üzerine kurulduğu kaldırım taşlarını parçalayacak. Dünya
değişecek, çünkü değişmek zorunda. Parti bitti.”
James Baldwin
Bir sanat eserine baktığınızda bazen sadece duygularınız harekete geçer. Soyut bir resim, bir doğa resim, herhangi bir konuya odaklanmayan gündelik hayattan bir sahne, sizi alır ve başka yere götürür. Sanat, illaki size birşeyler öğretmez, bazen sadece hissettir; sanatçı ile, o resme bakıp da sizin gibi hisseden diğer insanlar ile görünmez duygusal bağlar kurarsınız.
Birçok zaman da sanat eserinin bir derdi, söyleyecek sözü vardır. Birçok sergi, söylenmek istenen sözleri birleştirir ve size bir hikaye sunar. Bir insan topluluğunun, bir dönemin hikayesi… Duygusal bağlarla bağlanmasak da birbirimizi anlamamız için birer köprüdür bu sergiler. Bilmediğiniz bir tarihi, tanımadığınız insanları, farklı bakış açılarını öğrenirsiniz. Her ne kadar insan kendi vizyonunu açmak içip çabalasa da, dünyadaki her millet kendi milli müfredatının ürünüdür ve dünyanın bizden uzak olan büyük bir kısmının tarihi ile ilgili hiçbir fikrimiz yoktur. Paris Centre Pompidou’daki Paris Noir (Siyah Paris) sergisi, bir topluluğun tarihin bir dönemindeki durumunu ilk kez ele alan, tüm dünya için keşfedilmemiş, öğretici bir sergi. Sergi, Le Monde’un da yazdığı gibi, Fransa’nın siyahi topluma olan borcunu kapatmak ister gibi 1950’lerden 2000’lere kadar Fransa’daki siyahi sanatçıların varlığını ve etkisini ele alıyor. Eserleri daha önce Fransa’da hiç sergilenmemiş olan Avrupa’ya yerleşmiş ya da yolu Paris’ten geçmiş 150 Afrikalı, Afro-Amerikalı ve Karayipli sanatçının 400’e yakın eser ve belgesi tematik bölümler halinde Paris Noir’de bizlere sunularak, Paris ve Fransa tarihinin bir kısmı nezdimizde aydınlatılıyor.

Biraz siyahi tarih ile ilgili fikir sahibiyseniz, serginin de katkısıyla Fransa’nın ABD kadar sert bir ırk ayrımı yaşatmadığını anlıyorsunuz. Bu sebepten birçok Amerikalı siyahi entelektüelin kendilerini daha açık ifade etmek ve entelektüel çevrede yer almak üzere 50’lerden itibaren Paris’e geldiğini görüyoruz. Paris entelektüel olmasına entelektüel ve herkese açık ama diğer yandan Fransa’nın sömürgeci mirası sebebiyle çelişkili bir konuma da sahip. İngiltere ve ABD sömürgeci, ırkçı geçmişleri ve bunun kültürel yansımalarıyla Fransa’ya göre çok daha yoğun yüzleşmeler yaşarken, Fransa’da bu büyük ölçüde geride kalmış. Çoğu bugüne dek fazla tanınmamış, sanat tarihi metinlerinde kendine yer bulamamış sanatçılara yer veren sergi, bu sebeplerden yalnızca estetik bir keşif değil; aynı zamanda geç kalınmış bir yüzleşme. Serginin baş küratörü Alice Knock’un söylediğine göre bu çalışma, Pompidou’nun koleksiyonundaki “önemli bir boşluğu” on yıllık bir çalışmayla doldurma çabasının sonucuymuş. Sergideki işlerin en az ellisi Pompidou tarafından yeni satın alınmış; müzenin 2030’da €262 milyonluk yenileme sonrası yeniden açıldığında kalıcı koleksiyona alınması hedefleniyormuş.

Paris Noir sergisine adım attığınızda, bir direniş ve yaratım yeri olan kozmopolit bir Paris yolculuğuna da adım atıyorsunuz. Soyut, figüratif çalışmalar, enstalasyonlar, heykeller, caz müziğin yansıdığı üretimler; siyahi bir göçmen olarak Paris’te yaşam, post-kolonyal hayat, varolma çabaları hepsi bu sergide size anlatılmaya çalışılıyor. Sergi çok şey anlatmaya çalıştığı için kısa zamanda üzerinize çok bilgi boca edilmiş gibi bir hissiyatla da doluyorsunuz; biraz başınız dönüyor. Anlatılmak istenen çok hikaye olduğu için sanki her hikayeden kesik kesik parçalar alıyor gibisiniz. Bunca yıl kültürde yer etmiş siyahi yaşamı bu kadar zaman sonra tek kerede anlatmaya çalışmanın verdiği yoğunluk hissediliyor sergide. Bu problemlere rağmen birçok sanatçı tanımak, üstelik bir kısmının nasıl üne kavuşamadığına şaşırıp sonunda kendilerine haklarının verildiğini görmek hoş. Ben sevdiğim bir tanıdığı görünce hemen koşup yanına gidiyorum… İstanbul yaşamı, hatta İstanbul’da bitirdiği kitabı pek meşhur olan, Engin Cezzar ve Gülriz Suriri’nin pek yakın dostu, siyahi ve eşcinsel yazar James Baldwin ile Paris’te kavuşuyoruz. (Meraklılarına, Cezzar ile Baldwin’in mektuplaşmaları “Dost Mektupları” adı altında YKY tarafından basıldı). Baldwin’in yazının başında paylaştığım konuşmasını yaparken izliyor ve yakın dostu ressam Beauford Delaney’e verdiği pozlara bakıyoruz. En sevdiğim yazarlardan olan Baldwin’in kitap kapaklarında kullanılan resimlerin Delaney’in Baldwin portreleri olduğunu keşfediyorum böylece. 1950’lerden itibaren Paris’e yerleşen Baldwin, 1960’ların başında İstanbul’a taşınana dek bu şehirde yazmış, düşünmüş ve âşık olmuş. Paris’in arka sokaklarında geçen eşcinsel bir aşkı ve hiçbir yere ait olamayan bir adamın içsel çöküşünü anlatan roman olan Giovanni’nin Odası, Baldwin’in ancak Paris’in entelektüel açıklığı sayesinde yazdığı, Amerika’da yazamayacağını düşündüğü bir hikâyeymiş mesela. Baldwin’in Paris’te yaşadığı yıllardaki yakın dostu Delanay’in birçok resmini bu sergide görmekten ve onu sanatçı olarak daha iyi tanımaktan; onun yanısıra Guido Llinás, Édouard Glissant, Gordon parks, Paul Ahyi, Christian Lattier, Demas Nwoko ve daha nicelerini ile tanışmaktan çok memnun oldum. Kaçırmamanız gereken Siyah Paris sergisi, size parlak sanatçılar tanıtıyor.
Bu yazı, Haziran 2025’te Milliyet Sanat’ta yer almıştır: https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/siyah-paris-te-direnis-ve-yaratim/17909

Yorum bırakın