Kültür&Sanat Sergi İzlenimleri

Zor zamanda, Gaipten Sesler

Kafanız bilinmezlerde yüzdüğümüz bu zamanlarda karışıksa, bilin ki yalnız değilsiniz. Birbirimize itiraf edemediğimiz, koşturma içinde olduğumuz, gelecekten “emin” olduğumuz zamanlarda sakladığımız kaygılarımızda da yalnız değildik… Gülfem Kessler’in C.A.M. Gallery’deki Gaipten Sesler sergisi, hazır durup soluklanmışken aslında sorun olmayan sorunların ötesine bakabilmeyi ve bize biçilen rollerin arkasına saklanan ruhları fark edip sevmeyi öneriyor.

Geçtiğimiz aylarda Açık Radyo’da dinlediğim bir programda sunucular, 70’lerde yapılan müzik albümlerinin baştan sona tek bir hikâye anlattığını ve albümlerin, bize sanatçının ruhunu görmemizi sağlayan fırsatlar olduğuna değindiler. Bu hikayeleme geleneği zamanla kaybolmuş. Ta ki 2010’larda kadın vokaller, söz yazarları tekrar hikayelerini anlatmak isteyene kadar… Müzik piyasasına bir albüm üzerinden kişisel hikaye anlatma davranışı, böylece kadınlar sayesinde geri gelmiş.

Gülfem Kessler’in yeni sergisi için atölyesine yaptığım ziyarette, aklıma bu program gelmişti. Kessler, resimlerinde bir ozan edasıyla hem kendinin hem bizim hikayemizi anlatıyor, diye düşünmüştüm. Onun resimlerini görüp, resimlerinin hikayelerini dinledikçe sanatçıyı anlıyor, böylece sanatçıyla kendisini tanımaya bile gerek olmadan arkadaş olmuş gibi hissediyorsun.

Göçebe ruhun hikayeleri

Gülfem Kessler, göçebe diye tanımlayabileceğimiz bir ruh; zaman zaman farklı ülkelerde, şehirlerde, kasabalarda yaşayan, bol bol seyahat eden, farklı kültürlerden beslenen bir sanatçı. Resimleri de sanatçının hayatı gibi canlı, katman katman, hikaye dolu… Sanatçının kağıt üzerine kömür işlerinin içinde bir çok sembol saklı. Hegemonyayı anlatan resminin içerisinde dikkatli baktığınızda resme saklanmış savaş tankları, boş madalyalar, ereksiyon halinde bir iktidar görebiliyorsunuz. Bununla beraber resimler kendilerini hemen ele vermiyorlar; bahsettikleri hayat gibi, aşk gibi, sevgi gibi emek ve ilgi istiyorlar.

İçine sinmeyeni yırtıp atan Kessler’in resimleri, sanatçının kendine ve resimlerine karşı olan dürüstlüğünü yansıtıyor. Bir galeride ilk kez Gülfem Kessler’in dev bir resmini gördüğümde, önünde bayağı bir vakit harcamış, arkadaşımla saklı sembolleri bulmuş, parçaları birleştirerek hikâyenin tamamına erişmeye çalışmıştık bir oyun oynar gibi. Bizim için çok keyifli olan bu tahlil seansı, sanatçı için de keyifliymiş. Sanatçıyla sohbet ederken yeni serisini anlatırkenki heyecanı; resimlerin hikâyelerinden bahsederken, saklı sembolleri gösterirken eğlenmesi, sanatçının samimiyetini bir de karşı karşıyayken gösterdi bana.

Kaygılar pul oldu

Gülfem Kessler’in atölyesini yeni sergisi için ziyaret ettiğimde aylardan Mart’tı. Nisan başı sergisinin açılmasını bekliyorduk. Derken hepimizin hayatına uzun bir ara geldi… Kapalı kaldığımız iç mekanlarda akıllar iyice karıştı, düşünceler uçuştu… Mart’ta Kessler’in sergisini anlatmak için eserleri anlatmaya, gece yastığa kafanı koyduğunda aklına gelen binbir düşünceyi örnek göstererek başlamışım… Seni uyutmayan, oradan oraya zıplayan, alakasız kuruntular yaratan, insanı bir düğüm haline getiren düşünceleri resmettiğini anlatmışım sanatçının. Alıp kafanı, karışıklığını, sana dert olanları, dert edindirenleri kağıda dökmüş Gülfem Kessler yeni sergisi için. Bugün geldiğimiz noktayı konuştuğumuzda, “Sanki sezgilerim bu döneme hazırlık yapıyormuş,” diyor sanatçı. Önceden sadece gece düşündüğümüz, yeni dönemde ise dışarıyla bağlantımız kesilip kendimizle kaldığımızda iyice bizi ele geçiren, sergiye de adını veren,  “Gaipten Sesler”, vücuda geliyor Kessler’in boyalı ellerinde.

“Gelecek, hepimizin hayatına zorlanmış aksiyonlar olarak yansımıştı ve bir takım vaadlerle doluydu. Yaşamlarımız rekabet, haz, güç güdümlü mutsuz bir koşuşturmaca hali ve ulaşılması imkansız hedeflerden ibaretti… Oysa evvelce dert ettiğimiz şeyler şu an hayli komik. Şimdi insanlık olarak neyi beklediğimizi bilmeden duruyoruz,” diyor Kessler geçtiğimiz süreyi anlatırken.

Kessler sergisi için edindiğimiz rolleri, bu rollerin parça parça üzerimizden düşen kıyafetlerini; eriyen yalancı yüzleri; sürekli ereksiyon halindeki iktidarı; “olmak” için üzerine bastığın varlıkları; terk edilenin aradığı yalancı sıcak kucağı; saçları, kafasının içindekiler ile uğraşıldığı için kafası saçlarının ağırlığı altında kalmış kadınları resmetmişti. Kadınların yaratılan eril toplumda var olabilmek, eşit olabilmek için sahip olamadıkları kas kuvvetini stratejik düşünerek, belki de oyun oynayarak yenmeye çalıştığını anlatıyordu. Bunun ilişkilerde yarattığı samimiyetsizliği, iktidarın, kadınlara ve erkeklere biçtiği eşit olmayan elbiselerin sonunda bütünü, sevgiyi zedelediğine dikkat çekmişti.

Para biriktirirsin, döviz kuru yükselir, paran pul olur, elinde bir şey kalmaz. Çalışarak geçirdiğin saatler, biriktirmek için yapmadıkların, elinde olmayan sebeplerden yanına ancak zarar kalır… Hayatın içinde deli gibi koştururken durup kalakaldığımızda, dönüp baktığımızda ne bulduk? Kaygılar, roller, biçimler anlamsız oldu, pul oldu.

Delirmemek için sanatçı olmak

Kessler’in yeni sergisinin fikri, New York’ta Dia Art Foundation’da rastladığı Louis Bourgeois’nın hayatını ve sanatını anlatan bir kitabı okumasıyla başlamış: “Fantastic Reality: Louis Bourgeois and a Story of Modern Art” (Mignon Nixon). Bourgeois, çocukluğundan kalan travmaları, eserlerine ev hayatı, aile, cinsellik, beden, ölüm ve bilinç konularını işleyerek yansıtmış. 10 yaşında babası söylev çekerken sıkıntıdan masada ekmeklerden heykelcikler yapan küçük kız, 63 yaşına geldiğinde “Her gün geçmişinizi terk etmek veya kabul etmek zorundasınız ve sonra, eğer kabul edemezseniz heykeltıraş olursunuz,” diyerek, çok kişisel hikayeler anlatan eserleri arasından en ünlülerinden birine “Babamın Yıkımı” adını vermiş.

“Louis Bourgeois’nın hikâyesinden yola çıkıp kendi hayatımıza baktım” diyor Gülfem Kessler. Türkiye’de kadın cinayetleri rekor seviyede. Toplumsal cinsiyet roller çok keskince ayrılmış. Bize ne, nasıl olmamız gerektiği sürekli söyleniyor; annemiz, babamız, okul, işteki yöneticilerimiz tarafından verilen direktiflerin altında eziliyoruz… Kadına biçilen; kenarda durma, sessiz olma, memnun etme ama bunu yaparken “hafif meşrep” olmama, az gülme, herkesi idare etme rollerinin yanısıra, erkeklere de “erkek adam” olmaları, iktidarın oyuncağı olup toplum kisvesi altında iktidarın emelleri için savaşmaları (ki bu tüm hayatı bir savaş alanı olarak görmelerine yol açıyor), asla ağlamamaları dikte ediliyor. Ediliyor ki, hepimiz birbirimize benzeyelim, asimile olalım, kolayca güdümlenebilelim. Bu kimliklere biçilen kıyafetleri küçüklüğümüzden itibaren sırtımıza geçirdiğimiz için özümüzde ne olduğumuzu bilemiyoruz. Kıyafetleri çıkarıp çıplak kaldığımda ben kimim? Bunun cevabını bilmediğimiz için artık sağlıklı ilişkiler kuramıyoruz. Bu da bizi cinnete götürüyor; içinde yaşadığımızı sandığımız cennet elimizden kayıyor. Sanatçının serideki bir resminde de çizdiği gibi, sana verilen o elmayı her seferinde ısırdığın için hep o kafes dünyada kalıyorsun.

Geleceksiz bir macerada birbirine kenetlenmek

Peki her şey siyah beyaz resimlerdeki gibi iki renkten mi oluşuyor? Bu kadar olumsuzluğa sonumuz karanlık mı? Kessler, kocaman bir bilinmezliğe, bir “gaibe” dönüşen dünya gidişatında, serisine yeni renkler de ekliyor…

Renklerin yanı sıra, sergide yer alan “Meşk” isimli resim, bana umut veriyor. Meşk, çıplak bir insan olarak kadın ve erkeğin aslında birbirine çok yakın olduğunu, birbirlerine yaklaşmak istemelerine rağmen toplum tarafından oluşturulan kalıplar, önyargılar hatta yasaklarla birbirlerinden uzaklaştırılmış olmalarını anlatıyor. Bugünkü toplumda aşk sanki artık kalmadı; herkes kendisiyle aşk yaşamayı seçiyor, diyor Kessler. Selfieler çekme, sosyal medya etkisi; orada olma, beğenilme isteği… Kendimizle çok doluyuz ve daha çok da sevilmek istiyoruz sevmek eforunu harcamak yerine. Peki kim sevecek herkes sevilmek istediğinde? Bizi birleştirebilecek şey birbirimizi sevmek; sevilmeyi beklemekten çok o alışverişe girebilmek, diye anlatıyor sanatçı. Yargılamadığımızda, emek vermeye hazır olduğumuzda sevgi de aşk da barış da gelecek.

Pandemi sonrası gördüğüm ilk serginin sanatçısı da bu kaostan çıkarılacak dersin, birbirini sevmek olduğunu söylemişti bana. İnsanı, gözleyen, tanıyan, resmeden ruhların mesajı aynı demek ki… Sadeleş ve kenetlen. Bize dayatılanları, “önemli sandıklarımızı” sorgulatan Gülfem Kessler de, özellikle bu bilinmez zamanlarda sorun olmayan sorunların ötesine bakabilmeyi ve rollerin arkasındaki gerçek, kırılgan ruhları görüp sevebilmeyi öğütlüyor.

Bu yazı, Milliyet Sanat Ekim 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: