Louvre Abu Dhabi: Var Mı? Var!

Herhangi bir konuyu içselleştirmedikten sonra onu savunmanın, konuşmanın ya da uygulamanın ne faydası olabilir? Bir şeye illa ki olsun diye sahip olmak ama onu pek de kullanmamak sadece tatmin ve gösteriş değil midir? Bunları düşünüyordum Louvre Abu Dhabi’de gezerken… 800 yıllık Louvre Müzesi, markasının çeşitli haklarını Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) kiraladı ve işte al sana çöl ortasında Louvre Müzesi… Yahu biraz boş kalmamış mı, bazı şeyler çok eğreti değil mi diye konuşurken, yıllardır BAE’de yaşayan arkadaşım şöyle dedi: “Biz Arap Emirlikleri için aramızda şöyle diyoruz: Burada bazı şeyler “Var mı? Var!” Botanik bahçesi de kayak merkezi de var mı? Var! Ne kadar nitelikli olduğu önemli değil Emirlikler için; oldurduk mu, evet oldurduk işte gözüyle bakıyorlar…”

“Evrensel” bir müze

6 Mart 2007’de Fransa ve BAE hükümetleri arasında imzalanan 1.3 milyar dolarlık çatı bir anlaşmanın altında, Fransa’nın kültürel otoritesi Agence France Louvre’un adını 520 milyon dolar karşılığında Abu Dabi’ye ödünç vermeyi kabul etti. Anlaşmaya göre, Louvre Abu Dhabi tamamen ayrı bir kurum olacak, Fransa BAE’deki müzeye ödünç eserler verecek ve birkaç yıl boyunca yönetim uzmanlığı sağlayacaktı.

Çok yetenekli bir mimar ile anlaşıldı ve Abu Dhabi’nin Saadiyat Adası’nda medeniyetleri kucaklayan evrensel bir müze yaratılacağı sözüyle çalışmalara başlandı. Müze binasının inşaatı sürerken, önce Fransa’ya ödenen paranın silah ticaretinden kazanıldığı ortaya çıktı. Daha sonra da işçi krizi patladı. İş için yaptığım BAE ziyaretlerimde beni en rahatsız eden konulardan biri Güney Asyalılardan oluşan hizmet sektörüdür. Adeta bir kast sistemi varmış gibi hissedersiniz. Güney Asyalılar, BAE’deki patronların direktifleriyle odanızı temizlemekten yemekte kucağınıza peçete sermeye kadar abartıya gidebilecek her işi yaparlar ve herkes, onlar orada yokmuş gibi davranır. Sonra da gün içinde size hizmet eden bu insanlar aynı tip otobüslere doldurulup (ki BAE’de gördüğüm tek otobüs, bu hizmetlileri taşıyan servis otobüsleridir) asla görmediğiniz ve görmenize izin de verilmeyen “zengin olmayan” evlerine giderler. Görmenize izin verilmeyen diyorum, çünkü BAE’de defalarca bildiğimiz, halkın olduğu bir çarşı, mahalle görmek istediğimizi farklı insanlara söylemiş olsam da hep aynı cevabı aldım: Öyle bir yer yok. Bu kendisine “hijyenik” başkasına gaddar bakış açısı, tabiiki Louvre inşaatında da ortaya çıkmış. Güney Asyalı göçmen işçilerin berbat çalışma koşulları uluslararası aktivistlerin dikkatini çekmiş. Human Rights Watch konuyu gündeme taşımış ve defalarca işçilerin koşullarının iyileştirilmesi için çeşitli STK’larca baskı yapılmış. 5 yıllık bir gecikmeye de sebep olan bu konu çözülemediği gibi işçileri kayda oldukları anlaşılan iki İsviçreli gazeteci, müzenin açılış haftasında tutuklanmışlar, büyük bir baskı altında sorgulanarak “itiraf” imzalamaya zorlanmış ülkeden sınırdışı edilmişler. İşte medeniyetlerin kucaklaşması, işte evrensellik!

Koleksiyona başka bir yaklaşım

Öyle ya da böyle Louvre Abu Dhabi, görkemli bir PR çalışmasıyla kapılarını ziyaretçilere açtı. Paris’teki Louvre Müzesi, insanın hakikaten başını döndürür; dev bir alandır, kocaman salonlarda kronolojik olarak dünya sanat tarihinden eserler sıralanmıştır. Mübalağa da değildir; müzedeki yarım milyon eseri, gerçekten de 3 gün gezseniz bitiremezsiniz. Böyle bir müze, isim hakkını tarihinde ilk kez başka bir şehre de verdiğinde, yeni mekandan beklenti oldukça yüksek oluyor. İş çıkışı koşturarak gittiğim Louvre Abu Dhabi’nin koleksiyonunun tamamını 2-3 saat içinde görebileceğimi hayal etmemiştim. Kendine özel dev bir alana kurulmuş ve yine dev salonları olan müzenin içi, öyle pek de dolu değil; müzenin 600 eserden oluşan bir koleksiyonu varmış. Koca koca salonları biraz eser ve büyük boşluklar dolduruyor. Bunun sebeplerinden biri dünya mirasının artık hem dünyanın büyük müzelerince hem de koleksiyonerlerce artık “kapılmış” olması. Devletin zaten kendi tarihi kısa olduğu için bir koleksiyonu da yok haliyle. Bu durumda ya anlattığım gibi süreli eser ödünç alabiliyor, ya da müze, müzayede takip ederek kendi kalıcı koleksiyonuna eser katmaya çalışıyor, ki bu oldukça zaman isteyen bir uygulama. (Müzayedeler olacak, müzeye uygun yıldız eserler çıkacak da açık arttırmada müzede kalacak vs.)

Karşılaştırma yapmak gerekirse, Türkiye müzelerinde (sahip olduğumuz harika kültürel mirasın getirisi olarak) kat be kat fazlasını ve dünya tarihi açısından önemlisini görebileceğiniz, bu isme ve alana göre küçük kalan koleksiyonun sergilenişinde de iki sıkıntı vardı bana göre. Birincisi, iç mekanda salonlar arasında geçişler bir garip. Bir müzeye girdiğinizde “nereden devam edeceğim” diye düşünmezsiniz, müzenin mimarisi size zaten yön gösterir. Burada ise salonların içinde sanki bir sonraki galeriymiş gibi algıladığınız büyük odalar ve bu karışıklığı önleyip “buradan çıkıp şuraya gideceksiniz” diyen görevliler vardı. Galerilerin içindeki kullanılmayan geniş alanlara en azından interaktif alanlar kurulabilir, eser açıklamalarına yer verilebilir, ziyaretçiler daha fazla bilgiyle donanabilirmiş diye düşündüm. Eser açıklaması konusunu ikinci sıkıntıya bağlayabiliriz; müzenin kürasyonu. Farklı bir yaklaşım içindeyiz, yapılmayanı yapıyoruz diye eserler kronolojik ya da coğrafik olarak değil tematik olarak olarak sergilenmiş. Dolayısıyla, şöyle bir imaj oluyor; konuyu bilmeyen birine eserleri vermişler de o da konuya hakim olmadığı için bütün mücevherleri bir yere, bütün vazoları bir yere, bütün heykel ve resimleri bir yere koymuş… Kültürleri kavuşturuyoruz diye örneğin; dinler salonu yapıp Meryem Ana ikonası ile Buda heykellerini, Kuran sayfalarını yan yana dizmişler. Ya da ateşli silah, Samuray kılıcı ve Osmanlı hançeri yanyana duruyor. Böylece kafanızda hiçbir hikaye birleşemiyor. Şahsen, Uzak Doğu ve Güney Amerika eserleri Avrupa’da nispeten daha az karşılaştığımız eserler olduğu için onların hikayesini daha iyi anlayabilmek, kültürü, tarihi bir arada görebilmek isterdim ki bir fikrim olsun. Başka bir örnek olarak, müzenin yıldız eserlerinden Osman Hamdi Bey’in resmi Paul Klee’ninkiyle yan yana durunca, iki resmin de yaratabileceği etki azalmış ve bir pazar yerindeymişsiniz gibi bir hissiyat getirmiş. Bu kürasyonda bir takım değişik ve parlak eserlere bakıp geçiyormuşsunuz gibi. Hikayesini çok merak ettiğim güzelim Peru heykellerini ya da Dans Eden Shiva’yı sadece tek başlarına görmüş oldum. Estetik deneyim ve mesaj iyi güzel ama müzenin tartışılan mevcudiyeti gibi öğrenebileceklerinizin için boşaltıyor gibi.

Yıldızlı gecelerin mimarisi

“Geldiğimde ıssız bir adaydı. Orası sadece kum, deniz ve gökyüzüydü. Ben de bu medeniyete ait bir müze yapmak istedim. Bu ülkeye ait. Coğrafyaya ait.”

Louvre Abu Dhabi mimari Jean Nouvel

Eserlere haksızlık etmemeye çalışarak müzeyi bir hayli yerdim, şimdi de öveceğim kısma gelelim… Müzenin mimarı Pritzker Ödüllü Jean Nouvel. Nouvel, gökdelenler arasında adanın en ucunda, bot ve teknelerle ulaşabileceğiniz, içinde kanoya binebileceğiniz, denize doğru açılarak adeta denizle kucaklaşan, akşam olduğunuzda tepenizde masalsı yıldızlı bir gece yaratan bir binaya imza atmış. Abu Dhabi’nin içinde şahsına münhasır, beyaz, yalın binalarını Fondation Louis Vuitton’un mimarisine benzettiğim, içinde 55 ayrı bina ve 23 galeri bulunan bir müze-kent yaratmak istemiş. İnşaası 8 yıl süren müzeyi gezip avlularına adımınızı attığınızda gerçekten hayran oluyorsunuz ve sanki o mekan sizi içine çekiyor ve sizi kendinin bir parçası yapıyor.

Mimarinin en çarpıcı yeri, akşam gerçekten bir gökkube gibi hissiyat yaratan kubbesi. En çok hoşuma giden detaylardan biri, kubbenin tasarımında İslam sanatından esinlenilmesi. İslam sanatını andıran geometrik desenlere benzeyen kafeslerden oluşan sekiz delikli katmanla kamufle edilen kubbeden içeri sızan güneş, mimarın “ışık yağmuru” adını verdiği etkiyi yaratarak, altında yer alan küpleri ve binayı tamamen çevreleyen su birikintilerini ışıldatıyor. Bu etkiyi oluşturmak için sayısız modelleme ve test yapılmış.

Tasarımın teknik tarafı da etkileyici. 180 metre genişliğinde, 7500 ton ağırlığındaki (ki bu demek oluyorki sadece kubbenin ağırlığı Eyfel Kulesi’nin ağırlığına eşit) kubbe, dört “görünmez” noktaya bağlı ve merkezi alçak binaların üzerinde yüzüyor gibi görünüyor. Bu yüzen yapı, müzeye bir şemsiye görevi de görüyor ve müzenin sıcaklığına etki eden bir mikro iklim yaratıyormuş. Binaların açık renkleri ışığı yansıtarak iç mekanları serin tutarken, kubbenin birçok katmanı güneşin ısısının yoğunluğunu azaltıyormuş.

Var mı? Var!

Emirlikler’i ve yaratmaya çaba gösterdikleri imaj hedefini Louvre ve ona harcanan milyarlarca dolar kesmemiş ki, 2025 yılında Louvre’un çok yakınına Guggenheim Müzesi’nin de bir şubesinin açılması bekleniyor. 20 yıldır planlanan ve 10 seneden fazladır inşaatı devam eden bu müzenin mimarı ise yine mimarinin süperstarlarından Frank Gehry. Çizimlerde denizden baktığınızda, kıyısında Louvre ve Guggenheim’ın iki muhteşem binasıyla şehir acayip etkileyici gözüküyor. Para var, ısrar var, vizyon var, nitelik sorgulanır… Ama var mı, var! Siz de tartışmalara katılmak isterseniz Louvre Abu Dhabi’nin CNN Style’daki harika interaktif turlarına göz atmanızı ve müzeyle ilgili en beğendiğim yazılardan, ülkenin kültürünü ve siyasetini de ele alarak etraflıca bir analiz yapan Melissa Gronlund’un Artforum’daki yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Bu yazı, 4 Aralık 2021’de Gazete Duvar’da yayınlanmıştır: https://www.gazeteduvar.com.tr/louvre-abu-dhabi-var-mi-var-makale-1544124

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s