Sabahları beşte kalkıp koşan, sporun dahil olmadığı (tırmanma, bisiklet, dalga sörfü vs) bir tatil hayal edemeyen İsviçreli bir erkek arkadaşım vardı. Bana, “Bazı insanlar var, tatil olarak deniz kenarına gidip hiçbir aktivite yapmadan öylece bütün gün yatıyorlar, inanabiliyor musun?” demişti. İnanabiliyorum. Deniz kenarına kitabımla gideyim, uyuyum uyanayım, denize gireyim, çevreye bakayım, insanları izleyeyim… Ne kürek çekmeye ihtiyacım var, ne yüzerken dakika tutmaya. Hiçbir şey yapmadan durmanın keyfine varabiliyorum. Miskinliğin tadını ve kıymetini bilmeyen bu adamla bizden bir nane olamayacağına bunu dediği an karar vermiştim.

Herkesin büyük başarılar, büyük finansal zenginlikler, gösterişli materyaller peşinde koştuğu ve bunu yapmanın, hep daha iyisi olmanın zorunluluğuna inandırıldığımız bu dönemde, denize bakmak, insanlara bakmak, kuşlara bakmak, öyle hiçbir şey yapmadan hayatı izlemek güzel şey bence. Akıp giden sıradan hayatın keyfini çıkarabilmek asıl büyük güzellik. Bakmak, görmek, farkında olmak. Çay kaşığının şekeri karıştırırken çıkardığı şıngırtı, ısırdığın taptaze baklavanın çıtırtı sesi, denizin sesi, vapurun düdüğü, arkada sohbet eden mahallelinin sesi, mis gibi bir kahve kokusunu aklına getirebilecek bir ses, bir görsel, bu yaşamı keyiflendiren detaylar. Örneğin; işte terfi aldığında maksimum bir gün sürebilecek bir mutluluk anı, sonra iç sıkıştıran işlerine, bilgisayar başına geri dönüyorsun. Ama sevdiğin bir mahallede hayatın amaçsız akışını izlemek, sesleri dinlemek her gün bulabileceğin bir mutluluk. Urla’da Malgaca Pazarı’nda oturup manavın meyve sebzelere, su atışını, müşterilerle muhabbetini, kahvedeki abilerin sohbetini, köşedeki kuş yemcininin muhabbetlerini, birbirlerine laf atan insanları izlemek, oturduğun dükkandakilerle havadan sudan muhabbet etmek vaktini sadece bu akışa harcamak, dünyanın en rahatlatıcı şeylerinden gibi geliyor bana.

Bu rahatlatıcı, insanı mutlu eden sıradan anları görüp izleyip, sihirli bir anlatıyla bize oradaymışız hissini yaşatarak sunan birini keşfettim: Sam Youkilis. 1993 ABD doğumlu, şu an İtalya’da yaşayan, dünyayı turlayıp iPhone ile çektiği fotoğraf ve kısa videolarla Instagram’da ünlenen bir fotoğrafçı Youkilis. İlk olarak Türkiye ziyareti fotoğraf ve videolarını görmüştüm: Vapurda buğusu tüten çay, Taksim’de ara sokaklar, Kuru Kahveci Han’da yukarı çekilen çaylar, bal kaymak, kediler, ocakbaşında cayır cayır pişen etler… İstanbul’a dair sıradan olan ve sevdiğim, özlediğim herşey… Sonra hesabına daldım Youkilis’in bayıldığım İtalya’nın sokaklarında onunla oturdum, Atina’da beraber arkadaşlarla yemeğe gittik, hiç gitmediğim Hindistan’da, Vietnam’da insanları beraber izledik. En iyiye, en harikaya değil, sıradan olanın güzelliğine baktık bir çocuk merakıyla. Sonra Sam’in Umbria’daki evine döndük, köpeğiyle dağ bayırda dolaştık, komşularla sohbet ettik, bize bol bol kahve yaptılar, taptaze makarnaları evlerinde, ellerinde yaptılar, evde akşam basit ama çok lezzetli yemekler yiyip müzik dinledik. Youkilis, anı yaşamayı, güzelliklere şükretmeyi unutursanız sıradan hayata tekrar gözünüzü açan bir araç gibi. Tanıdığınız veya tanımadığınız yerlerin, insanların günlük hayatlarının şiirselliklerini sanatçı sayesinde tekrar keşfediyorsunuz. Youkilis’in anlatabilme, aktarabilme kabiliyeti sayesinde sanki sizde o her neredeyse onunla oradasınız ve susup insanları beraber izliyorsunuz.

Berlin’e arkadaş ziyaretine gitmeye karar verdiğim bu kış, Sam Youkilis’in C/O Berlin’de ilk sergisini açtığını öğrendim sevinçle. İki İstanbullu, bir Egeli, hiç alışamadığımız o soğuk Kuzey Avrupa havasına dayanabilmek için giydik üst üste kıyafetleri, çektik botları, karlarda bata çıka bir kış günü Sam Youklikis’in “Under the Sun” (Güneşin Altında) sergisini görüp içimize güneş doğurmaya. Sergi, bir nevi dev iPhone ekranlarından oluşuyor. Dikey ve dikdörtgen büyük ekranlarda, Sam Youkilis’in videolarını izliyorsunuz. Hepsi dünyanın herhangi bir yerindeki günlük hayata övgüler sunan mini birer belgesel gibi. Huzurlu ve güzel bir hayat. Güneşin altında yaşadığınız, politikaya, dertlere takılmadığınız bir dünya. Bu aralar sürekli berbat şeyler ve o haberlerle daralıp duruluyoruz. Diğer yandan hayat yine bildiği gibi akıp gidiyor. Hep söylerim; örneğin Urla’da bir yaşlı olsam, gazete okumasam, haber izlemesem, hayat hakikaten harika olurdu. Mahalle dedikodusu ve günlük olaylar (akşam ne yiyeceğiz, bize kahveye gelsenize, bilmemkim hanımların kedisi/köpeği doğurmuş) yeter de artar bile günün geçmesi için. Youkilis sergisinde işte öyle bir gün geçiriyorsunuz, üstelik harika yemekler yiyerek. Vietnam’da bir kadın pho çorbası karıştırıyor, İtalya’da bir garson görüntüsünün güzelliğinden kokusunu bile duyabildiğiniz bir kahve servis ediyor, Karaköy Güllüoğlu’nda ustalar incecik baklava yufkalarını açıyor. Oda oda dolaşıp dünyayı dolaşan Youkilis’in sadece iPhone’unu kullanarak sizi başka hayatlara sokmasına izin veriyorsunuz. Kendi ülkenizle bile ilgili durup izlemeyi unuttuğunuz detaylar, sizi Sam Youkilis’in gözünden tekrar yakalıyor.

Youkilis de belli ki ben ve arkadaşlarım gibi deniz, kum, güneş, yaşlı muhabbeti, mahalle muhabbeti, hayvanlar, güzel ve taze yemekler sevdalısı. Sen, ben ve bizi anlayanlar karlı bir Berlin gününde C/O Berlin’de “Güneşin Altında” sergisinde buluştuk ve TurkodiRoma’nın şarkısında söylediği gibi, boş dedikleri şeyleri konuştuk, çocukları seyrettik ve akıntıya karşı yüzmeyi bıraktık… Güzel oldu.
Sam Youkilis’in “Under the Sun” sergisi 8 Mayıs 2025’e kadar C/O Berlin’de.

Yorum bırakın