2018 yılı, Avusturyalı ressam Egon Schiele’nin ölümünün 100. yılıydı ve Schiele’nin dehasını anmak için Moskova, Boston, Viyana, Londra, Liverpool, New York ve Paris’te büyük Schiele sergileri açıldı. O yıl Paris’teki sergiye giden, çok sevdiğim biri, “Bu ressamı tanıman gerek!” diyerek bana sergi kitaplarını alıp göndermişti. Sergi kitaplarına bakarak hayran olduğum ve 2018’de üzerine bir yazı kaleme aldığım Schiele’nin resimleriyle, bir Viyana baharında yüz yüze tanışma fırsatı buldum. Sekiz yıl önce yazdığım yazıyı tazeleyip bu özel yeteneği ve ruhu yeniden kişisel yazı tarihime geçirmek istedim.
İstedim istemesine ama sonra kendime şunu sordum: Bu yazıyı okuyanlara ne anlatmak istiyorum? Hakkında binlerce yazı yazılmış bir ressamı bir de neden ben, aşka gelip anlatmak istedim?

Schiele’nin en sevdiğim resmi The Embrace – Sarılma’dan bahsederek başlayıp, ressamdan neden bu kadar etkilendiğimi anlatmaya çalışacağım. The Embrace’te sanki yere atılmış gibi görünen beyaz bir çarşafın üzerinde, birbirine sarılmış, çıplak iki aşığa bakıyoruz. Kompozisyon, Schiele’nin ustası Gustav Klimt’in The Kiss tablosuna referans veriyor gibi… Bu iki beden, Rönesans resimlerinde görmeye alışık olduğumuz türden pürüzsüz ve aşırı estetik değil. Dolayısıyla bu adamla kadın sen ya da ben de olabiliriz; resim bu açıdan izleyene kendini yakın hissettiriyor. Adamın yüzü kadının uzun saçlarına karışıyor; kadın, adamın boynuna sanki gitmesini istemiyormuş gibi sarılmış. Tutku, arzu, aşk, kenetlenme… Resmin asıl vurucu yanıysa, aşkın yanında kaybetme korkusunun da yer alması. Yakınlık ve mesafe bir arada. Birini çok severken ya onu kaybetmekten ya da gitmemesi için duyulan endişe hâli hani… Hepimizin bildiği; kapılıp gitmişken bir yandan da yüreği ağza getiren o korkular… 1917 yılında yapılmış bir resim, nasıl oluyorsa 2026’da karşısına geçtiğinizde size kendi kırılganlıklarınızı derinden fark ettiriyor.
Schiele, sadece The Embrace’te değil, tüm eserlerinde kendi hayatı, ailesi ve ilişkileri üzerine düşünüp hislerini göstermekle kalmıyor; aynı zamanda hislerine anlam biçebilen (ki bunun özellikle erkekler için ne kadar zor bir pratik olduğunu biliyoruz) ve bunu yüz yılı aşkın bir süre sonra bile resmine bakan insanlara yansıtabilen çok özel bir yetenek.

Schiele’nin resimlerine bakarken, kendini sıklıkla sorgulayan insanın dağılmış hâlini görüyorsunuz. (Kendisi de hayatı ve kendini sürekli sorgulayan biriymiş.) Sanki kafan karışık olduğunda, görüntün ve bedenin de yamru yumru oluyor. Dağılıyorsun… Ayrıca kimsenin mükemmel olmadığı bir dünyadayız. Düşün bir; çok dikkatli bakarsan kendi vücudunun uzuvlarını bile bir tuhaf bulabilirsin. Kusursuzluk diye bir şey yok. Ressamın bu hissiyatı özellikle çıplak bedenler üzerinden, görsel olarak bu kadar net yansıtması çok etkileyici. Zamanında büyük eleştirilere maruz kalan Schiele’nin ortaya koyduğu çıplaklığı “erotik” olarak tanımlamak zor; mesele belli ki psikolojik.


Schiele hakkında yapılan analizlere baktığımızda, resimlerinin 1900’ler Viyanası’nda yaygın olan “birey krizi” tartışmalarıyla doğrudan ilişkili olduğunu görüyoruz. Bu dönemde “birey” artık bütünlüklü bir yapı olarak düşünülmez. Ernst Mach, benliğin sürekliliğini sorgular ve onun sabit olmadığını öne sürer; Sigmund Freud ise insanın kendi zihni üzerinde tam bir hâkimiyete sahip olmadığını ortaya koyar. Bu düşünsel ortamda özne, parçalanmış ve istikrarsız bir yapı olarak yeniden tanımlanır. Schiele’nin figürleri de bu parçalanmış özne fikrinin görsel karşılıkları olarak okunur. Sanatçının figürlerindeki androjen belirsizlik, kimliğin kesinliğinden ziyade geçişkenliğine işaret eder.
Schiele’nin sadece bedenle sınırlı kalmayan; kendi tarzında şehir manzaralarına da yer verdiği yaklaşık 3000 çizimi var. Belli ki şen bir ruh değil. Çok kırılmış, dökülmüş, çok sorgulamış, çok düşünmüş ve kendisini tarihe yazdıran, dünyaca ünlendiren yeteneğiyle derdini anlatmış. Anlatmış da… Bunların hepsini 28 yaşına kadar yapabilmiş, ardından 28 yaşındayken İspanyol gribinden ölüvermiş. Yirmi sekiz ne yahu! Bebek! Sadece şen olmamakla kalmayıp, oldukça yaşlı bir ruha sahip olan Egon Schiele’yle ilgili daha kronolojik bir hikâye için sizi önceki yazıma bekler; neden tekrar tekrar bu ressamdan bahsetmek istediğimi bu yazıyla anlatabilmiş olmayı dilerim…
Egon Schiele’nin eserlerini yakından görmek isterseniz, Viyana’daki Leopold Müzesi’ni ve Belvedere Sarayı’nı ziyaret edebilirsiniz.

Yorum bırakın