“Bu aralar beni ileriye iten şey, daha insan olmak, daha normal olmak arzusu. Ama geçenlerde biri bana şöyle dedi: ‘Trace, gerçeklerle yüzleşmek zorundasın. Sen normalle yollarını çok uzun zaman önce ayırdın.’”
Tracey Emin, Strangeland
İngiliz-Kıbrıslı Türk kökenli (kültürel olarak İngiliz) Tracey Emin’i tek bir kelimeyle tanımlamam gerekse “sert” derdim. Yaptıkları da, söyledikleri de, anlattıkları da sert. Bu sertlik sanatıyla ilgilenen izleyiciyi şoke etmek için değil; hayatı algılama biçiminin bir sonucu.
1990’larda ortaya çıkan Young British Artists kuşağının en tartışmalı isimlerinden biri olan Emin, özel hayatını sanatın konusu haline getirmesiyle tanındı. Kürtajlarını, cinsel ilişkilerini, depresyonlarını, bağımlılıklarını ve travmalarını sanat eserlerine dönüştürdüğünde birçok kişi bunun sanat olmadığını söyledi. Ama tam da bu filtresiz yaklaşım, onu çağdaş sanatın en çok konuşulan isimlerinden biri haline getirdi.

Emin’in “My Bed” eserini ve birkaç çizimini daha önce farklı sergilerde görmüştüm. Ne yalan söyleyeyim, tek tek karşılaştığım eserleri bende büyük bir etki bırakmamıştı. Tate Modern’e giderken aklımda iki ihtimal vardı: Ya Tracey Emin’i hiç anlamayacaktım ya da sonunda anlayıp eserlerine bambaşka gözle bakacaktım. Açıkçası ikinci ihtimale çok da şans vermiyordum. Çünkü Emin’in yaşadığı hayatı, taşıdığı ağırlığı ve dünyayı algılama biçimini kendime yakın bulmam kolay değil. Diğer yandan bir insanın duygu dünyasını bu kadar açık biçimde önünüze sermesini izlemek çok etkileyici.
Tate Modern’deki A Second Life sergisi, Emin’in kırk yıllık üretimini bir araya getiriyor. Resimler, videolar, tekstil işleri, neonlar, yazılar, heykeller ve yerleştirmeler aracılığıyla sanatçının kariyerinin farklı dönemlerini takip ediyorsunuz. Sergiye girer girmez insanı büyük boyutlu resimler karşılıyor. Duvarlarda kimi zaman birkaç hızlı çizgiden oluşan çıplak kadın bedenleri, kimi zaman neredeyse çözülmek üzere olan figürler var. Bir odada kumaş işlerinin arasında dolaşıyorsunuz, diğerinde videolar dönüyor. Sonra birden ameliyat sonrası çekilmiş fotoğraflarla karşılaşıyorsunuz. Sergi ilerledikçe Emin’in hayatının bilmemeniz gereken çok özel kısımlarını izliyormuşsunuz gibi bir his oluşuyor. Emin katlanmak zorunda kaldığı hakaretleri şiire, kırılganlığı güce, travmaları sanat eserlerine çevirmiş. Sergi neredeyse onun bütün hayatını anlattığı dev bir günlük gibi. Tate Modern’ın bloguna yazan Melanie McGrath, Tracey Emin’i çok iyi özetliyor: “Emin tehlikelidir. Bağırır, zaman zaman zorbalık yapar, gözlerinizi başka yere çevirmenize izin vermez. Ama aynı zamanda işleri büyük bir kırılganlık yayar. Hatta bazen son derece narindir.”


Serginin merkezinde Emin’in son yılları da var. Çok ağır bir mesane kanseri geçirmiş, birçok ameliyat olmuş ve artık hayatına bağlı bir idrar torbası ile devam ediyor. Hayatında eskiden mümkün olan pek çok şey artık mümkün değil. Rastgele bir yere atlayıp gidemez, plan yapmadan hareket edemez. Emin’in sergiye de adını veren “ikinci hayatı” hastalık, ameliyatlar ve bedenin değişimiyle başlıyor. Örneğin; sergide ilk kez gösterilen işlerden biri de ameliyat sonrası çekilmiş stoma fotoğrafları. Emin bedenini gizlemiyor, sansürlemiyor, estetikleştirmiyor. Fotoğraflara bakmak kolay değil. Hatta bazen gözlerinizi kaçırmak istiyorsunuz. Ama tam da bu yüzden önemli olduklarını hissediyorsunuz. Çünkü bedenin kırılganlığıyla yüzleşmekten kaçınmamamızı istiyor.
Bu bakması zor işlerden ziyade sergide beni en çok etkileyen işler resimleri ve yorgan/kumaş kolajları oldu. Emin’in resimlerinin yarattığı etkiyi yazıyla tam olarak anlatmak zor. Çünkü o ham duyguları olduğu gibi tuvale aktarabilen sanatçılardan biri. İlk bakışta “bunu altı yaşındaki çocuk da yapar” klişesine malzeme olabilecek resimlerin arkasında ağır travmalar, depresyonlar, büyük aşklar, yıkımlar ve yeniden ayağa kalkışlar var. Tracy Emin’i biraz anladıktan sonra o ham resimlerdeki duygu dünyası size direkt geçiyor. Çünkü duygular da aslında işte böyle diye düşünüyorsunuz, insanı bam diye kalbinden vuruyor, kaotik bir hale getiriyor. Kumaş kolajları ise onun otobiyografik anlatımının en doğrudan biçimlerinden biri. Eserler, Emin’in yıllardır biriktirdiği perdeler, çarşaflar, otel çamaşırları, aileden kalan kumaşlar kullanarak anlattığı kırgınlıklarından oluşuyor. Emin, eserlerinde kumaş parçalarını bir araya getiriyor, üzerine el yazısını andıran cümleler işliyor. Aşkları, cinselliği, kürtajları, yalnızlığı, travmaları, aile ilişkileri, kısacası Emin’in hayatının en özel anları bir terapist yerine bize kumaşlara dokunarak anlatılıyor.

Bunların yanısıra kürtaj deneyimini ya da uğradığı hakaretleri anlattığı videolar da aynı ölçüde çarpıcı. Ekrandan gözünüzü ayırmak zorlaşıyor. Heykeller konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Emin’in eskiden ikonik görülen neon eserleri ise 2026’da neon kullanımının suyu çıktığı için eskisi gibi kafaları çevirtip baktırmıyor.
Bu yazıyı yazarken hem Emin hem sergi hakkında çok farklı yorumlar okudum. Emin’in yetenekli olmadığını düşünenler, bir şov insanı olduğunu düşünenler, dağınık olduğunu düşünenler, bayılanlar… Tracey Emin’in kendisi gibi kendisine yapılan yorumlar da çok kaotik. Bazı eleştiriler, Emin’in sürekli kendini anlatan bir narsist olduğunu ve insanlığa dair daha geniş bir hikâye kurmadığını söylüyor. Bunları okurken şöyle düşündüm; örneğin bir yazar kendi hayatını anlatan harika bir kitap yayınlar, kitap tadından yenmez. Her zaman düşünürüm, kendi hikayesini baştan sona anlatan bir insan yeni bir kitapta ne anlatabilir? Çünkü sen hikaye anlatıcılığı yaptın; bu bir kurgu değil. Tracey Emin bu bağlamda “yeni kitaplarını” yazarken şok faktörünü hiç kaybetmiyor. Hikaye anlatıcılığı bu şekilde çünkü. Hikâye ilerliyor, beden değişiyor, yaralar değişiyor ama anlatının yoğunluğu hiç azalmıyor.

I never asked to fall in love – You made me feel like this
The Guardian’dan Eddy Frankel, sergi hakkında yazdığı yazıda, “Tracey olmak yorucu olmalı. Ben bu kadar yoğun hissederek yaşayamazdım. İşlev görmek, e-postalara cevap vermek ve markete gitmek zorundayım,” demiş. Bu bana şunu düşündürdü; her zaman “yola devam” kafalı bir insan olduğum için başıma beni üzen olaylar geldiğinde kendime biraz zaman verip sonra silkinip kendime gelmeye ve olanları arkada bırakmaya odaklanırım. Tam bir “toparlan bırakma kendini” insanıyım yani. Dolayısıyla hem sergide gezerken hem de hem sanatçıyı tanımak hem de sergiyi daha iyi anlamak için çok tavsiye ettiğim Strangeland isimli biyografisini okurken onun günlerce aylarca bir takım konularda takılıp kalmasını, bir şey yemeden içmeden sadece votkayla mesela kendi yarattığı karanlık içinde kaybolmasını algılamam imkansız. Ama Tracey’nin böyle olduğunu anladığınızda “My Bed” de çok anlamlı bir yere geliyor. Bu bir şov değil; bu kadın bu hayatı, bu modu dibine kadar yaşamış diye düşünüyorsunuz.
Tracey Emin’in yeteneği bir yana, bugün herkesin çok mutlu olduğu ve sadece mutlu olduğu (başka duygu yok), aman da sürekli çok sevildiği, küfretmediği, kusmadığı, sefillik çekmediği bir dünyada, bugün abartısız bütün çıplaklığı ile birinin hayal kırıklıklarını, ruh kırıklıklarını, bedenindeki ameliyat izlerini görmek; bize her şeyi yaşama olasılığı olan ve iniş ve çıkışların hayatının bir parçası olan insanlar olduğumuzu hatırlaması açısından ferahlatıcı geldi.
Emin yakın zamanda New York’taki Guggenheim’da planlanan sergisinin giderek küçültüldüğünü ve bu nedenle projeden çekildiğini açıkladı. The Guardian bunun günümüz Amerika’sında böyle işleri sergilemenin artık eskisi kadar kolay olmayabileceğini yazıyordu.
Ben de şunu düşündüm: Bugün Türkiye’de basılı bir dergide bu sergiyi aynı açıklıkla yazmak da muhtemelen kolay olmazdı.
Neyse ki kendi alanlarımızda hâlâ anlatmak istediklerimizi anlatabiliyoruz. Tracey Emin’in bütün sertliği, hüznü, düşüşleri ve kırılganlığıyla kendi hayatını anlatmakta özgür olduğu gibi, eserlerine bakıp bakmamak, bu yazıyı okuyup okumamak da size kalmış. Kimseye basmakalıp tanımlarda ne mutluluk, ne güzellik, ne ahlak borçluyuz.

Yorum bırakın